11/23/2015


                                                                                                                                                                               'Havasız', 2015





For English Version:
http://forgettingishell.blogspot.com.tr/


Dün gece, sırtımızda taşıdığımız cesedi yıkadım. Kemikleri küvete attığım anda pişman oldum ama artık çok geçti. Önce daha temiz (daha eski) olanları seçtim; onlar kolaydı çünkü eklemleri bağlayan lifimsi tüyümsü şeyler kuruyup gitmişti. Bu kolay temizlenir kemiklerde, kanla karışmış, içinden suda kaskatı kesilmiş solucanların çıktığı, kemikle bir olmuş toprak yığınları yoktu.

Başlamadan önce sirkeli sıcak suda beklettim kemikleri. Sonra biraz çamaşır suyu ekledim. Bu sırada spagetti yaptım. Sarımsaklı domates soslu makarnamı hızlıca mideye indirdim. Ve şöyle düşündüm: "Banyoda ölü bir at yatıyor ve midem bana mısın demiyor". Ardından bir kahve içtim. Oyalanacak bir şey kalmayınca kolları sıvadım. Limon kokulu pembe eldivenlerimi giydim ve Gümüş'ün hediye ettiği önlüğü taktım. Bir süre sonra maske gibi bir şey aradım ama yoktu. Dün ada vapurunun saatini ısrarla öğrenmek istediğim zaman, söylediğin şey aklıma geldi. "Ne kadar garanticisin!" ama maskeyi unutmuştum, n'aber?

Şimdi anlatınca, ceset suyunun suratıma sıçrayan noktaları yanıyor. Israrla ceset diyorum, evet; ölü bir at, cesetti. Küvetimde parçalarına ayrılmış bir biçimde yatıyordu. Sırayla parçalar, parkenin üzerine serdiğim siyah çöp poşetlerinin üzerine dizildiler. Artık bir arkeolojik kazıdan kalıntılar gibi görünüyorlardı. Hemen bok var gibi fotoğraflarını çektim. Şimdi de ele geçirilmiş  mühimmata dönüşmüşlerdi; irili ufaklı mermiler, el bombaları, tabancalar ve kalaşnikoflar.

Olduğumun ve varacağımın resmi;
deklanşöre basan parmağın kıkırdağı, pelvisi fırçalayan kemikler yığını…

Bunları yazarken Chicha Libre'nin  Sonido Amazonico albümünü dinledim. Atölyede soba yanıyordu. Nisan'ın 7'siydi ve hava kış gibi soğuktu.
                                                                                                                                                                                                       'Taş', 2015
Ayşegül Oğuz: Sanatında sıklıkla çocukluğuna dönen biri olarak son serginin halet-i ruhiyesini nasıl anlatırsın?
Sevil Tunaboylu: İlk sergimle Aklımda’yı karşılaştırarak yavaş yavaş anlatacağım. Ufukta Kaybolana Kadar İzledim daha büyük cümleler söyleyen bir sergiydi; kendimden yola çıktığım, toplumsal gerçeklere varmaya çalıştığım bir yoldu. Patriyarkayı, doğduğumuz andan itibaren üzerimize yapıştırılmış etiketleri sorgulayan, eleştiren bir sergiydi. Bu sergi ise daha kişisel. Günlük gibi.
Eda Gecikmez: Önceki sergide sana ait olan anıları toplumsal, tarihin sosyolojiyle bağdaştığı bir noktaya yerleştirmiştin. Bu sergide böyle bir endişen olmadı mı?
Sevil: Burada kendimden yola çıkıp tekrar kendime döndüğüm bir çember var. Orada dolanıp duruyorum. Oradan pek çıkmıyorum.
Ayşegül: İlk sergini Zeyno Pekünlü’nün Beni Osman Öldürdü sergisiyle aynı anda açtınız. Zeyno Pekünlü ile buluşmanız nasıl oldu?
Sevil: Feza (Velicangil) bizim meselelerimizin birbiriyle bağlantılı olduğunu düşündüğü için aynı anda teklif etti sanıyorum. Bu buluşmanın iyi bir fikir olduğuna kanaat getirdim. Zeyno’nun hisleri de karşılıklı olunca birkaç kez bir araya geldik. Daha önce kolektif alanlarda çalıştım. Mtaar’da Erkin Gören’le, Neriman Polat’la olan çalışmalarım ve aynı dönemde Kırmızı Kart için bir araya gelmeye başlamamız... Sergi için iyi ki de Zeyno’yla bir araya geldik. Zeyno’nun pratiği ile benimki çok farklı. Ben ressamım. Zeyno da Neş’e Erdok Atölyesi’nin öğrencisiydi, bir dönem birlikte de çalıştık. Ama o resim medyumundan çıkıp başka işlere yöneldi. Zeyno hem aynı yolda yürüdüğüm bir yoldaş hem de işlerini beğendiğim bir sanatçı.
                                                                                                                                                         'Önce Adamlara Verin', 2012
                                                                                                                                                                                'Anıt 16', 2012
                                                                                                                                                                                'Anıt 21', 2012
Ayşegül: “Kendimden yola çıkıp tekrar kendime döndüğüm bir çember var” diyorsun. Bu çemberi tarif eder misin?
Sevil: Aklımda’da annemin genç kızlığıyla kendi ergenliğimi karşılaştırdığım zamanlar var. Son iki yılım var. Gezi’den sonrası ve Gezi sırası var. Belirli bir gidişatım yok. Bir evin mutfak masasında bir günlük bulduğunu farz et, o günlüğe açıp bakmayacak çok az insan tanıyorum. Gizlice karıştırmanın hazzı gibi benim gidişatım da. İnsanlar sergiyi gezerken günlüğüme göz atıyormuş gibi bir hissiyatla gezecekler.
Ayşegül: Peki hayatının bu döneminde ve ikinci sergin vesilesiyle günlüğünü resimlerinin ve görsel dünyanın diliyle açmaya nasıl karar verdin?
Sevil: Bunu planlamadım. İyileşmek için resim yapıyorum. Bazı çıkmazlar yaşadığımda - bu memleket meselesi de olabilir, sevgilimle, öğrencimle, arkadaşlarımla yaşadıklarım da mesela - baş etme yöntemim önce kendi kabuğuma geri dönmek oluyor. Ortalıktan çekilip odamda buluyorum kendimi. Küçükken kardeşimle battaniyeden çadır yapardık. Bir battaniyenin içine girip orada kalmak istiyorum. Öz kaynaklarımdan besleniyorum. Sokaklardan, arkadaşlarımdan, anılarımdan, fotoğraflardan yola çıkıyorum.
                                                                                                                                                                                 'İsimsiz', 2015
                                                                                                                                                               'Pelin'in Manzarası', 2015
                                                                                                                                                                          'Sarp Yatak', 2015
Ayşegül: Ressamım diyorsun. Boya ve tuvalle ilişki kurarak hem geçmişi hem de günceli buluşturuyorsun. Yarattığın bu atmosferi de bir plastik değerler bütünüyle sunuyorsun...
Sevil: Önce iyileşmek için resim yapıyorum. Bunun ikinci ve beni tatmin edecek aşaması da paylaşmak.
Eda: Aslında şu var, resim yapan, üretmekte olan kişiyle izleyicinin bakışı farklılaşıyor. Değişik bakış açıları oluşuyor. Senin cesaret olarak gördüğün, biz sanatçılar için hayati. Kendi kişiselinden yola çıkarak bir duygu halini açıyorsun, sanatçının bize açtığı bu hikâyeler aslında hepimizin bir şekilde dahil oldukları... Hepimize bulaşıyor. Mutfak masasının üstündeki günceden bahsettin ya, ben şöyle hissettim: Asıl günceleri karıştıran sensin. Bu sergi biraz bana o hissi veriyor. Benden, Gökçe’den yola çıkıyorsun, başkalarının da hayatına dahil oluyorsun. Çünkü hepimizin hikâyesi birbiriyle bağlantılı. Ortak bir hissiyatla o görüntüyü seçiyorsun. Özel alan politiktir dediğimiz hikâye de biraz bu değil mi?
Sevil: Bence de haklısın. Bu yerinde ve iyi bir tespit gerçekten. Bunun karşıdan bu kadar net algılanmasının bende yarattığı şok hissini yaşıyorum.
Eda: Şunu merak ediyorum, seni tetikleyen ilk imaj, anı neydi? Bu sergi için değil sadece, bu sözünü ettiğin yöntemi tetikleyen neydi?
Sevil: Burada tek bir anın ya da fotoğrafın olmaması baki. Sergi için çalışmaya başlarken gördüğüm bir fotoğraf ya da aklımı sürekli kurcalayan bir an yoktu. Hayatımın bir akışı var ve ben akışa teslim olmayı seviyorum. Şunu da anmadan geçemeyeceğim: Geçtiğimiz Haziran ayında Selda Asal’dan bir mail aldık. Gezi’den sonra Gezi’yle ilgili Stay With Me adında sergi yapmak istediğini, bunu bir defter sergisi olarak kurguladığını, o zamanı anlatan defterler yapmamızı istedi.
Eda: Selda’nın yola çıktığı fikir şu: Biz Gezi’yi yaşadık, inanılmazdı, Selda da bu yaşadıklarımızın arşivini yaratmak istiyordu. Bu sergi ilk kez Berlin’de sergilendi, ikinci durağı ise Depo oldu.
                                                                                                                                                                             'Otoportre', 2015
Sevil: Gezi’den sonra epey bir duruldum. Gezi’yi anlamam, tekrar hatırlamam bu defteri yapmaya başlamamla oldu. Birçoğumuzda da bunu gördüm. Gezi’nin tarifi yok. O devletsiz, polissiz hal bir yandan çok güzel, bir yandan da çok tekinsizdi. Taksim’in sadece bize ait olması inanılmazdı. Ama bir yandan da çok ürkütücü değil miydi? Yürüyordum, mutluydum, ama birden üzerimize bomba yağacakmış gibi hissediyordum.
Eda: Şunu hissettiğimi biliyorum, tamamen yalıtılmış bir ortamdayız ve birimizin başına bir şey gelse, evine hırsız girse arayacak polis yok. İnsanlar polis yerine Çarşı’yı arıyordu. Sokakta devlet yok, polis yok. Her an her şeyi yönlendirip değiştirebiliyordun. Hepimiz bunu birebir yaşamadık mı? Urban’a gittim, masalar içeride, “neden masalarınız dışarıda değil” dedim. “İşte bilmiyor musun, yasa geçti, dışarı masa koyamıyoruz.” “Şu anda nasıl bir ortamda yaşadığının farkında değilsin galiba, şu anda o yasa yok, masanızı koyun” dediğimi hatırlıyorum. Garson afallamıştı. Kimse ne yaşadığını algılamıyordu. O anda bir delikteydik.
Sevil: Rüya gibiydi.
Ayşegül: Gezi’nin üzerinden bir yıl geçtikten sonra Stay With Me sergisi davetinin tetikledikleri neydi?
Sevil: Selda’nın teklifini düşünürken yavaş yavaş hafızamı yoklamaya, “geçen sene ne yaptım gerçekten” diye düşünmeye başladım. O zaman da yavaş yavaş günbegün hikâyeleştirdim. Ne yaptım, ne hissettim, niye oradaydım, niye orada değildim gibi düşünceler o defterin ortaya çıkmasını sağladı. Aslında bu defterle birlikte hafızamı yoklamaya başladığım için de defterin varlığı şimdi kişisel sergimin tetikleyicisi oldu. O yüzden ortaya çıkan bu defter benim için çok önemli. Günlük tutmaya başladım ve tüm duygular, öfke geri geldi.
Ayşegül: Gezi’nin alınışı ve polisin 15 gün dönmemek üzere Taksim Meydanı’nı arkada bıraktığı an müthişti. AKM’nin o tarihsel resmi, Gezi’nin bileşenlerini tek tek misafir ettiği o cephesi hafızalardan nasıl silinir ki.
Sevil: Biz kaç hafta devletsiz kaldık? 15 gün mü? Hiç kamp hayatı yaşamadım. Kitap okuyordum, güneşleniyorduk, kütüphaneye, Müşterekler’e bakıyordum, ama Gezi’de nöbetçi olarak kalmadım. Sonra Ali İsmail öldü, ondan sonra da koptum zaten. 
Ayşegül: Selda’nın davetiyle o defteri yapmaya koyulmanın üzerinden bir yıl geçmiş. Gezi’ye yeniden bakmak nasıl bir histi?
Sevil: Bu defter projesinden davet almak, yeniden Gezi’yi hatırlattığı için müteşekkir hissettirdi. Sadece hatırlamış oldum. Gezi sürecini ötelemiştim. Tekrar oraya girdim.
Eda: Senin sürecini hatırlıyorum, girdiğin evleri çizmeye karar vermiştin, sonra odalar çizmeye başladın. Odana girdin, kendi odanda cebindekileri çıkartmaya başladın. O defter sana yöntemsel olarak bir yol açtı diyebilir misin? Belirsizlik halinin endişesini yaşadığını hatırlıyorum çünkü. Uyuduğun yatakları da yapmak vardı kafanda...
Sevil: O defterle birlikte Gezi’ye yeniden bakarken mahzunlaştım. Çünkü Gezi’yi unuttuğum için pişmanlık duydum. Kendimi suçlu hissettim. Bir arkadaşım anlatmıştı, çok küçükken kuzeniyle evde duruyorlarmış, mutfakta bir şeyler yapmaya kalkmışlar, sonra mutfağı yakmışlar, perde alev almış. Bundan o kadar korkmuşlar ki mutfak kapısını kapatıp uyumaya başlamışlar. Yangını söndürmek yerine onu reddetmeyi seçiyorlar. Tıpkı Çanakkale Bienali’nde bana yaptıkları gibi. Defterle birlikte ne kadar ağır bir şey yaşadığımızı fark ettim. Bir şekilde bunun üzerine düşünmek ve kâğıt üzerinde ifade etmek beni iyi hissettirse de, bir yandan umutsuzdum. Hepimiz durgunlaşmadık mı? Küçükken Allah kavramını sorgularken, Allah korkusuyla yetiştirilmiş bir çocuk olarak bir dönem çıldırmak üzere olduğumu hatırlıyorum. Odamdaki pencereden camiye baktığımı, sonra da “Allah kim ya” dediğimi hatırlıyorum. Kim bu? Peki Allah varsa biz kimiz, neyiz? İlkokula gidiyorum ya da gitmiyorum. Çıldıracak gibi olduğumu hatırlıyorum. Bir dönem bütün bunlara anlam veremediğim için o belirsizliğe çamur atmak istedim. Allah hakkında kötü konuşmak günah, ama içimdeki ses de çok kuvvetliydi, “Allah bok” diyordu. Her adımımda Allah bok diyordum. Allah bok, Allah bok, tövbe tövbe... Nasıl sakinleştim bilmiyorum. Kötülük ve tövbekâr olma, o ahlâk soruları beni mahvetti gerçekten. Gezi’deki o belirsizlik de öyleydi. Şu anda ne oluyor? Biz neyin içindeyiz? Mutluyuz ama bu bir yanılsama olabilir mi? İnsanlar ölüyor? Niçin ölüyorlar? Hiçbir davanın tutulur yanı yok, adil olan kapitalist düzende adil oluyor. Şu sıralar Nurdan Gürbilek’in kitabını okuyorum ve kopuş stratejisinden bahsediyor. Adalet nedir? Napolyon öldürüyor ve bir şey olmuyorsa, ben öldürdüğümde neden hapse giriyorum? Bir Alman SS subayı öldürünce müebbet ya da idam yiyor da, İsrail niçin Filistin’e bomba attığı zaman dünya buna aldırış etmiyor?
                                                                                                                                                                                  'Kapan', 2015
Ayşegül: Resmi iyileşmek için yaptığını ifade ediyorsun. İyileşmekten kastın ne?
Sevil: Sözünü ettiğim iyileşme son iki yıla tekabül ediyor. İlk sergime hazırlanmam, sergim sırasında Çanakkale Bienali’nde yaşanan vukuat.
Ayşegül: Çanakkale Bienali’nde ne oldu?
Sevil: Taksim’de Gümüş’le (Özdeş) paylaştığımız bir atölyemiz vardı. Sergiye hazırlanmaya da orada başladım. İlk defa kişisel sergim olacak, o zamana kadar da bir galeriyle çalışmamışım. Sıkıştığımı hatırlıyorum. AKP’nin Taksim’i yayalaştırma projesi kapsamında bulunduğumuz binadan çıkarıldık. Eski bir taş binaydı. Turan Aksoy, Nuri Kuzucan ve Seçkin Pirim’le aynı binadaydık ve hepimiz sürüldük. Benim aksım kaydı, sergiye birkaç ay kalmıştı, bu süre içinde Moda’ya, bir arkadaşımın yanına taşındım ve küçücük bir odada işlerimi bitirdim. Tam o sırada da Çanakkale Bienali’ne davet edildim. Bienalin bitiminden on gün sonra işimin başına geleni de tesadüfen öğrendim. Sergi henüz bitmeden yaptığım yerleştirmenin parçalarından birinin kesici bir aletle saldırıya uğradığını, en kötüsü de işimin bu şekilde sergilenmeye devam edildiğini öğrendim. Küratörler bunu bildiği halde hiçbir bilgilendirme yapmamıştı. Bununla kalmayıp yaşadığım bu haksızlığı deşifre etmemi istemediler. Onların uzlaşma biçimi benim uzlaşma yöntemimin çok dışında bir biçimdi, susmamı istediler. Susmamaya ve mücadele etmeye karar verdim. Yıprandım. Güvenim sarsıldı.
                                                                        'Hayalden' yerleştirmesinden, 3. Çanakkale Bienalin'de saldırıya uğrayan resim
Ayşegül: Çanakkale Bienali’ne gönderdiğin işinde bir gerilla kız vardı. Bu işle katılmaya karar vermen nasıl oldu?
Sevil: O yerleştirmemi Kargart’ta yine Fırat Arapoğlu’nun küratörlüğünde bir sergi için yapmıştım. Yaklaşık 16 parçadan oluşan bir duvar aslında. Metis’ten çıkan Bildiğin Gibi Değil isimli kitabı okumuş, çok etkilenmiştim. 90’larda Güneydoğu’da çocuk olmayı anlatan kitapta, Şırnak’tan ve bölgenin pek çok yerinden devlet, jandarma tarafından delik deşik edilmiş evlerin fotoğrafları, kendi evlerinden sürülmüş insanların tanıklıkları vardı. Korkunç hikâyeler. Sonra da Bejan Matur’un Dağın Ardına Bakmak kitabını okumuştum. Kendimle, şehir hayatındaki bir kadınla o dağda yaşamayı seçen, o dağı kendisine yuva bellemek zorunda kalan kadını karşılaştırma gayretine girişmiştim. Bejan Matur’un kitabındaki bir fotoğraftan çok etkilendim. Gerilla kadınlardan birinin çorapları puantiyeliydi. Kendi yuvandan ediliyorsun ve başka bir yere kaçmak zorunda kalıyorsun. Aslında devlet seni oraya itiyor. Ama orada olmanı da istemiyor. Fakat bir yeri muhakkak yuva sayman gerek, orası da senin yuvan oluyor. Maruz kaldığın bir yuva, orada bir hayat kuruyorsun. Kadın olarak varoluşunu nasıl devam ettirirsin diye düşünmeye başladım. Ben dağa nasıl bakıyorum? O yüzden birkaç gerillanın fotoğrafını otoportrem yapmıştım. Kalaşnikof tutan, dağın tepesinde çiçek koklayan gerillalar bendim. Bunlar dağı anlamaya yönelik egzersizlerdi. O egzersizlerden de böyle bir yerleştirme çıktı. Bir duvar yaptım, ayna, kartpostal, gerilla kadınlar var, etraflarına da kurşun deliği izleri çizmiştim. O yüzden kurşun delikleri vardı, çünkü o evler kurşunlanmıştı. Bu çalışmam Mardin’de de sergilendi, Kürtler benim Kürt olduğumu sandılar. Beni tebrik edenler, sarılanlar oldu. Çok etkilenmiştim. Neticede kişisel bir işti.
                                                                                                                                                                             'Hayalden', 2012
                                                                                                                                                                                          'Dağ', 2012
Ayşegül: Gerilla figürü senin için tam olarak neyi ifade ediyor?
Sevil: Mücadele etmek. Kadın mücadelesinden konuşacaksak eğer, çocuklarını ardında bırakıp Kobane’de savaşan kadınların varlığıyla tanıştık bu sene. Savaşmaya gidiyor, çünkü çocuğunun geleceğini düşünüyor. Çocukları belki anasız kaldı, ama bu sayede de Kobane’yi aldılar.
                                                                                                                                                                            'Üç Gerilla', 2012
                                                                                                                                                                             'Otoportre', 2012
Ayşegül: Geçmiş senin için neden bu kadar önemli, niye bu kadar merak ediyorsun? Geçmişte aradığın, bulmayı umut ettiğin şey ne?
Sevil: Yoluma devam etmek için geçmiş bana lâzım. Onun iyileştirici ve beni güçlü kılan tarafı var. Bu geçmişe saplı kalmak değil, geçmişteki karar alma refleksimle şimdiki ânı karşılaştırmam, yol alıp almadığımı anlamam lâzım. Neye, kime evrildiğimi bilmem lâzım. Zamanın şuursuzca akmasını istemiyorum. Her şeyi, olayları, hatta kendimi de kontrol altına almak değil bu. Hatalarımı kabul etmek, özür dileyebilmek, daha iyisini becerebilmek, unutulmaz anlardan mutlu olmak, şükretmek istiyorum.
                                                                                                                                                                                'Aslında', 2015
                                                                                                                                                                       'Öldü Dediler', 2015
Ayşegül: Ressam olma arzunu tetikleyen ne oldu? Okul hayatın, orada öğrendiklerin ve sanat uğraşının geldiği noktada bizim tanıdığımız Sevil Tunaboylu işlerinin sahibi olan sanatçıya nasıl dönüştün?
Sevil: Ben çocukken iki ayrı evde yetiştirildim. Biri babaannemin eviydi, bütün gün orada vakit geçirilirdi. Annem, babaannem, babaannemin arkadaşları, eve gelen misafirler, annemin bir gelin olarak sürekli hizmet eden hali ve ben. Akşamları da üst kata, kendi evimize çıkardık; annem, babam, ben ve daha sonra doğacak kardeşim. Geceleri birlikte yaşardık. Gündüzleri babaannemin boyunduruğunda ve onun kuralları çerçevesinde geçerdi hayat. Evden pek çıkmazdım. Sokakta ip atlayan, seksek oynayan bir çocuk olmadım. Evde de ne yapılabilirdi? Resim! Benim resim yapma hikâyem böyle başladı. Ortaokulda hocalarım güzel sanatlar lisesinin varlığından bahsetti, şu anki Avni Akyol Güzel Sanatlar Lisesi’ne hazırlanmamı çok istiyorlardı. Ama bizimkiler bu isteğime anlam veremiyordu. Çok başarılı bir öğrenciydim, bir Anadolu lisesine gitmek zorundaydım. İçimdeki resim arzusu ise büyüyordu. Ressam olayım diyordum, ama ressamlığın ne demek olduğunu da bilmiyorum. Tuvalinin başında resim yapan, sergi açan ve böyle geçinen bir insan olarak görüyordum ressam kişiyi. Ortaokulda hocalarım beni destekledi ve son müracaat gününde annemlerden gizli başvuru yaptım. Annemlere bunu ne ara söyledim, hatırlamıyorum bile. Kısa bir hazırlığın ardından sınavı kazanmıştım. Avni Akyol’da dört yıl okudum. O lise dönemi beni çok değiştirdi. Dostoyevski’yi, Tolstoy’u hayatımda ilk defa o zaman okudum.
Ayşegül: Bayrampaşa’dan Kadıköy’e lise okumaya mı gidiyordun? Hem okul hayatı hem de ev ve okul arasında kat ettiğin mesafeler senin özgürlük fikrine nasıl katkılar sağladı?
Sevil: Lise birdeki karma dersler dışında sonraki üç yıl boyunca edebiyat, felsefe, psikoloji, sosyoloji ve resim dersi gördük. Okulun müzik bölümü de vardı, keman, flüt sesleri arasında resim yapardık. Bir yandan sanat tarihi, Türk resmi öğreniyoruz. Hafta sonu sergilere gidiyorsun. Senin birkaç üst sınıfındaki arkadaşlarının nasıl resim yaptığını görüyorsun ve senin de o kadar iyi resim yapacağını biliyorsun. Pamuklara sarılmış küçük kız çocuğunun özgürleştiği dönemdi. O okulda okuyorsan, bir sonraki aşama tabii ki Mimar Sinan, Akademi. Babamla Fındıklı’dan her geçtiğimizde “ben bu okulda okuyacağım” derdim! Tabii ki Akademi’yi gözümde inanılmaz büyütüyordum. Benim için ulaşacağım zirveydi sanki. Mimar Sinan’ı kolaylıkla kazandım. Fakat sonra hızla duvara çarptım! Toslamak da güzel oldu tabii.
                                                                                                                                                                          'Tek Kişilik', 2015
Ayşegül: Kimin atölyesine girdin peki?
Sevil: İlk sene temel sanat eğitimi alıyorsun, atölye yok. İkinci sene kura sistemiyle atölyelerimizi seçtik. Son tercihim, Neş’e Erdok Atölyesi çıktı. 5 numaralı Zekai Ormancı Atölyesi’ne girmek istiyordum. Bir dönem Neş’e Erdok Atölyesi’nde bulunmak zorundaydım. İkinci dönem değiştirebileceğimi söylediler. Ama değiştirmenin de tantanası çoktu...
Ayşegül: Neden Zekai Ormancı Atölyesi’ne girmek istiyordun?
Sevil: Liseden arkadaşlarım Ekin Saçlıoğlu, Şevket Sönmez, Emir Özer Zekai Ormancı Atölyesi’ne girmişti. Oradaki çalışma biçimi diğerlerine göre özgürdü. Çok sonra Neriman’dan da dinlemiştim, vizelerde performanslar yaptıklarını, çok daha hareketli bir vize ortamının yaşandığını... Güçlü Öztekin orada çalışıyordu. Güçlü’yü orada tanıdım. Kapıdan giriyorsun, solda pis bir duvar var, Güçlü duvara resim yapıyor, incecik bir kâğıt gerili duvara, her bulduğuyla resim yapıyor. Duvar simsiyah. Güneş Terkol ve Gözde İlkin vardı. Onlar da tuvale sulu sulu çalışıyorlardı. Gülçin Aksoy ve Yasemin Nur’un Halı Atölyesi’nin etkisiyle kumaşlarla çalışmaya başlamışlardı. Merve Çanakçı vardı. Erhan Özışıklı da inanılmaz işler yapardı, yüzlerin amorf hallere büründüğü, figürlerin neredeyse böğürme sesi çıkarttığı bir sahicilikle çalışırdı. Kendi dünyası vardı. Etkileyiciydi. Erinç Seymen oradaydı. Ben zaten iyi bir anatomi, perspektif eğitimi almıştım. Neş’e Erdok Atölyesi’nde natürmort yaparak vakit kaybedemezdim. Başka şeyler yapmam gerekiyordu.
                                                                                                                                                                            'Florasan', 2015
                                                                                                                                                                                   'Deniz', 2015
Ayşegül: Akademi’ye girer girmez yaşadığın hayal kırıklığını, senin ifadenle toslama halini nasıl tarif edersin?
Sevil: Memuriyetin insanı köleleştirdiğini, daha doğrusu ehlileştirdiğini anlamıştım.
Eda: Ben Akademi’de ikinci sınıftayken “memur profesör istemiyoruz” diye bir eylem yapmıştık. Hepimiz kravat takmıştık: “Biz memur değiliz, beşte kapanan atölyelere hayır!” Biz buraya resim yapmaya, sanat yapmaya geldik demiştik. Camiada yankı bulmamıştı tabii, ortam çok sıkıntılıydı. Gerçekten okula ilk girdiğinde Osman Hamdi’nin heykelini sevecek durumdasın. O romantizm sadece iki ay sürüyor, ondan sonra öyle bir tokatlanıyorsun ki.
Sevil: Bir defa çok erkek egemen bir yer. Yetenekli kadın, erkek bileği olan kadın, vay yetenekli kadın! Neredeyse böyle. Ama Akademi ilginç insanları barındırıyordu. 5 no’lu Atölye’de Reşat Hoca (Atalık) vardı, ilginçti; Rembrandt sevdalısıydı ve ultramarin mavisinden nefret ederdi. Ben de inadına ultramarin mavisini kullanırdım. “Rezalet, rezalet, rezalet” diye kükrer dururdu. Çok yaşlıydı. Her sabah halter kaldırırdı. Aramız çok iyiydi. Yaptığım resmi sevmese bile bunu ilgiyle izler, eleştirirdi.
Eda: Ben de o atölyeye gitmek istiyordum. Zaten Marmara’da okurken Zekai Ormancı Atölyesi’ne misafir öğrenci olarak Mimar Sinan’a hazırlandım. Ama şu da var, zamanı ucundan da olsa yakalayan bir atölyeydi. Diğerleri çok sıkıcıydı. Mimar Sinan’a girdiğimde bana da kurayla Kemal İskender çıkmıştı. Ne Neş’e Erdok ne Aydın Ayan ne de Mehmet Mahir filan gibiydi tabii Kemal İskender. Kendi frekansımı yakaladığım tek atölye rahmetli Zekai Ormancı’yla birlikteydi, o gidince orası da bitti.
                                                                                                                                                                                      'Eda', 2015
                                                                                                                                                'Buluntu Vasp Hava Yolları', 2015
Ayşegül: Toslamanın ardından ayağa kalkman nasıl oldu?
Sevil: Çok sonra oldu, öyle bir an yok. Üniversiteye girdiğimde yeteneğime, yaptığım resimlere, desenime çok güveniyordum. Çok güvendiğim için de bunun hep böyle gideceğini düşündüm. İşlerim beğenilecek, resmi hep coşkuyla yapacağım, hep mutlu olacağım diye düşünüyordum. Ama üniversite öyle bir ortam ki, o kadar çok insan, o kadar çeşit karakter var ki. Benim toslamamın nedeni şuydu: Çok klasik, temel bir eğitim almıştım. İyi bir eğitimdi. Hem teorik anlamda hem de pratik olarak. Ama benim yaratma cesaretim henüz gelişmemişti. Ben zaten varolanı çok iyi çizen, boyayabilen biriydim, ama kendimle başbaşa kaldığımda yapmak istediğim resimle ilgili hiçbir şey bilmiyordum. Hani şimdi diyorum ya iyileşmek için çalışıyorum, ama okuldayken bir meselem yoktu. Mesele de buydu işte. Akademi’ye girdiğimde Zekai Ormancı Atölyesi’nde herkesin bir meselesi olduğunu gördüm. Ben ise, bir bardağı en doğru haliyle çizmekle haşır neşirdim, çiziyorum ama kendimi hesaba katmayarak. Meseleyi, meselemi bulmam çok zaman aldı. Mezun olduktan sonra oldu. Beş sene boyunca süründüm. Tereddütle resim yaptım, gravür öğrendim bir tek. Lisede Kazım Taşkent Sanat Galerisi’nde Aliye Berger sergisini gördükten sonra kendisine hayran oldum. Gravür atölyesini seçmemin nedeni de Aliye Berger’di.
                                                                                                                                                                                   'Prova', 2015
Eda: Akademi’de ne olursa olsun rekabet içindeydik. Erkek öğrencilerle hocaların konuşma tavrıyla benimki farklı olurdu. Umursanmadığımı hatırlıyorum. Bariz bir şekilde kızların sanat eğitiminin engellendiği, önemsenmediği bir durum söz konusuydu. Ciddiye alınmamak sinir bozucuydu. Erkek öğrencilerin ise egosu bu hoş görülme, önemsenme haliyle beraber yükseliyordu. Halbuki aynı seviyedeyiz.
Sevil: Yalçın diye bir çocuk vardı, aynı dönemde temel sanat eğitimindeyiz. Guajla Fikret Mualla tarzı resimleri vardı. Okulun en yetenekli öğrencisi gibi davranıyor, hocaların da desteğini alıyordu. Bir gün şöyle dedi: Şimdi gözüme girdin Sevil! (iyi marka fırça almışım!)
Eda: Geçenlerde İstanbul Modern’de Ahu Antmen moderatörlüğünde  Mehmet Güleryüz ve Ahmet Doğu İpek’in Resim ve Eğitim konulu bir konuşması vardı. Klasik eğitimden konuşuluyor, neydi, nasıldı, Mehmet Güleryüz’ün eğitimi nasıldı, çünkü o Akademi’den mezun, orada hocalık da yapmış. Tüm aktarımı tabii müthiş bir romantizm barındırıyor. Bizim o Akademi’de boğulduğumuz hikâyelerin tekrar tekrar anlatıldığı bir konuşma. Ahmet’e çok zor laf geliyordu. Geldiğinde de bir şeyler anlatıyor, ama Mehmet Güleryüz’e pas verdiğinde ondan atak gelmiyordu. Çok sıkıcıydı. Monolog. Bir süre sonra sorulara geçildi ve bin bir zorlukla söz almayı başardım: Mimar Sinan Resim’den mezunum. Benim ailem resim eğitimi nedir, nasıl olur, hiçbir fikre sahip değildi. Şansım yaver gitti. Babam bana dedi ki “Erkek olsaydın sana izin vermezdim, kadın olduğun için izin verdim”. Okulda başarılı bir öğrenciydim. Hocalarım “bravo, erkek bileğin var” derdi. Kemal İskender bir gün sırtımı sıvazlayıp şöyle demişti: “Biz de size eğitim veriyoruz, ama yarın öbür gün evlenip gideceksiniz.” Bunları anlattıktan sonra “Mehmet Bey, size üç soru sormak istiyorum” dedim, “çünkü siz Akademi mezunusunuz, kadın sanatçıların söyleşi ve anılarında sıklıkla bahsettikleri gibi, Akademi’deki cinsiyetçi ve tacizci eğitim hakkında ne düşünüyorsunuz?” Güleryüz afalladı. İkinci sorum, Mimar Sinan resim bölümünde bir tane bile kadın profesörün olmayışını nasıl açıklıyorsunuz? “A olur mu, sen yanlış biliyorsun, var” dedi. Yoktu, bir tek emekli olan Neş’e Erdok vardı ama şuan hiçbir kadın profesör yok. Üçüncü olarak da, “çok güzel, etkileyici bir sergi açtınız, bu gibi kurumların, yani müzelerin sanat eğitimine katkıları sizce nedir” diye sordum. Çünkü bildiğim kadarıyla bugüne dek hiçbir kadın sanatçı İstanbul Modern’de sergi açmadı. Mehmet Güleryüz kıpkırmızı. Kem küm ediyor... Akademi’de taciz olmadığını iddia etti Güleryüz, sonra devam etti: “Yok mu bizim dönemden kimse burada” deyince Ahu Antmen de “Nur Koçak burada” dedi. Sonra sözü Nur Koçak aldı, “Kusura bakma Mehmetçiğim, hem bizim dönemde hem günümüzde taciz hep var. Tacizi bizzat ben yaşadım.” Mehmet Güleryüz sonra devam etti: “Biz aile gibiydik, kız arkadaşlarımızı korurduk, onlar bize özellerini anlatırdı. Sen benim sergimi gezdin mi? Benim sergim ne kadar feminist bir sergi, ben senden bakış açımdaki kadın imgesini sormanı beklerdim.” “Kadınla özne olarak ilgileniyorum deyip burada saatlerdir konuşuyorsunuz, sadece iki kadının adını andınız, onun da birini Ahmet söyledi, Aliye Berger dedi. Bir de siz halanızdan bahsettiniz, onun da ismini vermediniz” deyince bu konuların kendisiyle alakalı olmağını, sorularımı çok feminist bulduğunu söyleyip tartışmayı kapattı.
Sevil: Diktatör gibi, modernist kafalardaki adamların seminerlerine, konuşmalarına gidip inadına sorular sormalıyız. Tartışmalıyız. Onların zihniyetlerini su yüzüne çıkartmak gerekiyor. Eda bunu bana anlattığında o gece mis gibi rüyalar gördüm.
                                                                                                                                                                                       'Al!', 2015
                                                                                                                                                                        'Bunu Da Al!', 2015
Ayşegül: Üniversitenin insan hayatına ciddi kazanımlar getirdiği kesin, ama tüm bu konuşmadan senin biraz da resimden uzaklaştığını söyleyebilir miyiz? Kendi meselenin izdüşümlerini kâğıtta, tuvalde görmeye başladığın, senin için kalıcı olmuş bir an var mı? Onu tarif edebilir misin?
Sevil: Üniversitede başladı bu, ama tereddüt halindeydi. Üniversitede daha çok fotoğraf ve video çektim.
Eda: Resim artık cepte ya...
Sevil: Hem cepteydi hem de düştüğüm, afalladığım için galiba resme küstüm, mesafe koydum. Fotoğrafa yöneldim. Elimde sürekli kamera vardı. Yazı yazıyordum. O dönemden çok fazla günlüğüm var. Kısa kısa şiirler, yazılar... Meselenin doğması galiba Mtaar süreciydi.
Ayşegül: Mtaar nasıl başladı? Nasıl bir ihtiyaçtı sizin için? Mtaar süreciyle birlikte resim yeniden hayatına giriyor diyebilir miyiz?
Sevil: O dönem hem atölyem yoktu hem de ailemle yaşıyordum. Gerçekten ufak çalışıyordum. Aynı sene hem liseden hem de üniversiteden atölye arkadaşım Erkin Gören’le birlikte Kadıköy’de bir atölye açtık. Adı da vardı, Atölye 11. İllüstrasyon ve serbest resim dersleri veriyorduk. Bir gün sokakta yürürken Erkin bir dükkan görüyor, devredilmek üzere boşaltılacak. Erkin de gelip “Burayı bir sanat alanına dönüştürelim mi, her ay sergi yaparız” diyor, ben de iyi diyorum. Orası boşaltılıyor ve orayı Mtaar Açık Sanat Alanı yapıyoruz. Her ay sergiler yaptık. Bir sürü karma, kişisel sergi. Tamamen non-profittik. Hiçbir şey kazanmıyorduk. Ders veriyorduk, verdiğimiz dersin parasıyla mekânın kirasını ödüyorduk. Sanatçılardan da mesela broşür parasının yarısını alıyorduk. Ya da duvar boyanacaksa boyayı sanatçı alıyordu. Bir buçuk sene boyunca 13 sergi yaptık. İşte benim meselem de orada oluşmaya başladı. İçinde bulunduğumuz sisteme, galeri sistemine doğrudan dalış yapmaktan çekiniyorduk. Bir de zaten çok zordu, kendini pazarlaman, beğendirmen gerekiyordu. Bir galeriye başvuracaksın da, senin dosyanı değerlendirecek de... Sana saçma sapan sorular sormayıp seninle sergi yapacak, bunlar zaten kolay değildi. Benim meselem orada başladı.
                                                                                                     'Biliyorum Sen De İstiyorsun', Gözen Atila, Elif Küçüksayraç
                                                                                        'Ev', Mehmet Uluşahin, Aslı Özdemir, Bora Akıncıtürk (soldan sağa) 
Ayşegül: Senin kuşağından birçok sanatçı Hafriyat’tan çok etkilendi. Senin için Hafriyat neyi temsil ediyor?
Sevil: Hafriyat’ın bağımsız, atarlı yaklaşımı olmasaydı, biz Mtaar’ı açmayı akıl edemezdik. Hakikaten Hafriyat benim için örnek bir yerdi. Her çeşit insana kapılarını açıyordu. Açılan her sergi hep çok iyiydi. Hafriyat’ın varlığını çok sonra fark ettim. Benim o cennete girişim 2008.
Ayşegül: Mtaar ne demek?
Sevil: Mülayim Taarruz’un kısaltması.
                                                                                                                                                                            Vahit Tuna, 2008
Ayşegül: Atölye sahibi olmak senin için ne ifade ediyor?
Sevil: Atölye mahrem bir alan. Senin yatağın aslında. Bu yüzden de çok önemli. Annemlerle yaşarken bunun çok sıkıntısını yaşıyordum. Çok uzun süre televizyon açık salonda çalıştım. O koşulların da bana çok şey kattığını düşünüyorum. Evcil Varoluş diye bir serim vardı. Annemin, babamın, kardeşimin bıraktığı objeleri o an çiziyordum. Öyle bir defter yapmıştım. Televizyon açıktı, televizyonun açık olduğu, ayaklarımı uzattığım resimler var. Televizyonda ne varsa onu çiziyorum. Hep çiziyorum, ama etrafımda da bir şeyler oluyor. Salon serisi mesela bu faaliyetten çıktı. Hafriyat’ta Erkin’le beraber sergilemiştik. Salon serisinde ne var? Pop starlar, dizi oyuncuları, annem, babam, kardeşim, patlamış mısır, çerezlerin bitip üst üste konulduğu kaseler... Natürmortlar... Bunu Hafriyat’ta sergiledik, hatta Mtaar’ı da hemen akabinde açtık. Bir buçuk yılın sonunda Mtaar’ı kapatmak zorunda kaldık.
                                                                                           'Salon' serisinden 'Televizyon İzlerken', 2008
                                                                                                                                                     'Salon' serisinden 'Sarhoş', 2008
                                                                                                                               'Salon' serisinden 'Çerezler Bitti Millet', 2008
                                                                                                                                                           'Evcil Varoluş' defteri, 2009
Ayşegül: Sonra da Taksim’de Gümüş Özdeş’le atölye paylaşmaya başladın, değil mi?
Sevil: Gümüş’ün Sakızağacı Caddesi’ndeki atölyesine taşındım. 2010’dayız, Mtaar kapanmış, iş arıyorum. Neriman Polat’ın asistan aradığını da o günlerde duydum. Hafriyat’tan Neriman’ı tabii ki tanıyordum; onunla çalışmaya başlamam hayatımın en önemli hareketlerinden biridir. Neriman’la çalışmak harikadır. Çok azimli, hayat dolu bir kadındır. Duyguca düştüğünde çok güzel manevralarla kalkmasını bilir. Biz iyi bir ikiliydik. 2010’da hem Neriman’la çalışmaya başladım hem de Gümüş’le atölye hayatımız sürüyordu. Neriman’la geçirdiğim o iki buçuk-üç yıl süren çalışma boyunca birçok karma sergiye katıldım. 2010-12 çok insanla tanışıp çalıştığım, politik meselelere de kafa yormaya başladığım, dahil olduğum zamanlardı. Ateşin Düştüğü Yer sergisi mesela.
                                                                                                                                  Sakızağa Caddesin'deki atölye, 2010 - 2012
Ayşegül: Ateşin Düştüğü Yer sergisinde biri Neriman Polat’ın, diğeri senin O Tabak Bitecek işin benim hafızamda uzun süre yer etti. İşinin vurucu tarafı bence şuydu: O sergide o günün ve günümüzün çok ünlü sanatçılarının işleri vardı, güncel sanatın medyumları kullanılarak birçok iş üretilmişti, ama sen resim yapmıştın.
Sevil: Ateşin Düştüğü Yer sergisi için o çocukların yüzlerini nasıl bir itkiyle yapmaya karar verdiğimi hatırlamıyorum. Kendimi Google’da “devlet eliyle katledilmiş çocuklar” diye arama yaparken buldum. O anda ekranda çocuklar belirdi. Çoğu Kürt. Diğerleri de TOKİ çukurlarında boğularak ölmüşler. Benim yegane malzeme aradığım yer Tahtakale olduğu için oralarda dolanıyorum hep. Dolaşırken pasta altlıkları gördüm, görür görmez onları kullanmaya karar verdim. Bunun hem ikonografik bir ifadesi olacaktı hem de bunlar birer tabaktı. “O Tabak Bitecek” cümlesi işimin adı, ama hepimizin çocukken duyduğu bir cümle. Eğer tabağımda bir tane bile bırakırsam mahşer günü bıraktığım tüm pirinç taneleri bir olup beni yiyeceklerdi. Böyle bir zihniyetle yetiştirildiğim için “o tabak bitecek” cümlesi çok önemliydi. Devletlerin öyle kolayca bitiremeyeceği bir tabağa işaret etmek istemiştim. Benim için o süreç çok zordu, sadece resim yapmıyordum, onların hikâyeleriyle de karşılaşmıştım. Gözlerine bakıyorsun. Ceylan Önkol, Uğur Kaymaz, Erdal Eren... O dönem yapmaya başladım resimleri, o kadar çok okuyordum ki, bir sabah annemler beni hastaneye kaldırdı. Çünkü içimde bir şey birikmişti ve ne kıçımdan ne de ağzımdan çıkartabiliyordum. Yeşile dönmüştüm. Bir çeşit duygusal zehirlenme yaşadım. Resmi de otomatiğe bağlayıp bitirebildim. O süreçten sonra daha fazla okumaya karar verdim.
                                                                                                                  'O Tabak Bitecek!', Ateşin Düştüğü Yer, DEPO, 2011
Ayşegül: Ateşin Düştüğü Yer ve o dönem katıldığın, görünürlük kazandığın sergilerde artık senin meselen de ortaya çıkıyor. Aynı zamanda politik bir kimlik kazandığını, bunun 2005-2010 tarihleri arasındaki çalışma döneminde belirginleştiğini ifade etmek mümkün mü?
Sevil: Mtaar’ı kapatıp Kadıköy’den Taksim’e gelişim, Gümüş ve Neriman’la yollarımızın kesişmesi, Neriman’la ve o dönemde birçok feminist sanatçıyla tanışmam, çalışmaya başlamam aynı döneme denk geliyor. Biz Neriman’la ders veriyorduk, birbirimizin yoldaşı olmuştuk. Her şeye şüpheyle bakarken Neriman’la yaptığımız fikir alışverişi benim de zihnimdekileri belirginleştirdi. Roboski’de devlet eliyle insanlar öldürülürken senden kilometrelerce ötedeki bir acıya ancak teğet geçebiliyorsun. Soma’da da aynı his hâkimdi. Sen teğet geçebildiğin kadar varsın, çünkü dahil olamıyorsun. Bu yüzden de arkadaşlıklar çok önemli. Neriman vesilesiyle Ateşin Düştüğü Yer sergisine dahil oldum. Henüz ailemle kurduğum hayatın dışına çıkmamışken, Evcil Varoluş serisiyle, salon hayatıyla ve küçük bir alanda çalışarak işler ürettiğim bir zaman dilimindeydim.
Ayşegül: Uğur Kaymaz’ın katline dair ilk bilgilerin nelerdi mesela?
Sevil: Uğur Kaymaz öldürüldüğünde ben üniversitede okuyordum. Üniversitenin son senesiydi, Beşiktaş’ta bir evim vardı. Ama zihnim çok uzaktaydı. Mesele aslında politikleşmek değil tam olarak, arkadaşın kimse sen de o oluyorsun. Yolda yürüdüğün arkadaşlarınla birlikte sen de değişiyorsun. Ben şanslıydım, güzel insanlarla karşılaştım. Geçmişime neden bu kadar saplantılı olduğumu soruyorsun, şuursuzca vakit geçirmek istemediğim için. Hatırlamak istiyorum. Unutmak istemiyorum, çünkü unutmak cehennem. Şu anda yaşadığımız da bu, 24 Nisan 1915’i tam anlamıyla konuşamıyoruz. Anma sırasında tekinsiz bir hissiyatla duruyordum o meydanda.
Ayşegül: Kendini bu dönemde bir de feminist olarak tanımlamaya başlıyorsun sanırım.
Sevil: Birçok feminist sanatçıyla da tanışmam Ateşin Düştüğü Yer sergisine denk geliyor. Zeyno’yla aynı okulda okuduk, ama sözünü ettiğim dönemde tanıştık. O tarihe kadar rakı içmemiştik. Biz kadınlarla Ateşin Düştüğü Yer sergisinden sonra bir araya geldik. Selda Asal, Nurcan Gündoğan, Neriman Polat, Eda, Nalan Yırtmaç ve kadınlar olarak konuşmaya başladık. Biz ne yapabiliriz daha fazla? Patriyarkaya karşı nasıl mücadele verebiliriz? Konuşmaya başladıkça da birbirimizi tanıdık.
Ayşegül: Peki seni etkileyen sanatçılar, ressamlar kim? İlla bariz bir şekilde etkilemesi gibi değil ama, varoluşuyla etkilemiş sanatçılar kimler mesela?
Sevil: Avni Lifij. Onunla lisede tanıştım, Yapı Kredi Kazım Taşkent’te bir sergisi olmuştu. Dörde dört bir portresi vardı. Benim şurada taş üstüne portrem var ya küçücük, onun kadar küçük ve o portreyi gördüğümde büyülenmiştim. Bir de Avni Lifij’in kendisiyle dalga geçer gibi resim yapmasını seviyorum. Çok fazla otoportre yapmış. Duvarımda asılı duran otoportrede de sarhoş birini canlandırıyor. Peyzajları çok güzeldir. Geceyi çok güzel resmeder. Avni Lifij’in arkasından Aliye Berger geliyor. Sonra Kuzgun Acar. Fikret Mualla var. Ama günümüze, Fulya Çetin’in sergisine gelmek istiyorum. Erkin’le beraber Depo’da sergiyi gezdik, Karaköy’e yürüyoruz. Konuşurken şunu fark ettim, Fulya yanmaktan başka çaresi olmayan birtakım evlere bakıyor. Dondurulmuş bir kare gibi izliyor. O yoksunluğa ulaşmaya çalışıyor. Mülkiyetçilikten sıyrılmaya çalışıyor sanki. Bir yandan da çok güzel bir gülün yanından hızlıca geçiyor. O güle bakmıyor, o gülü izlemiyor. Üzülmüştüm. Keşke o güle baksaydı. İnatla yanan bir eve bakıyor. Geride bir şeyler bırakmamak ve yeni bir hayata açılmak istiyor belki de... Leyla Gediz’i de çok beğenirim. Çünkü Leyla duygu hallerini çok iyi aktarıyor. Onun yıllar önce bir sergisini dolaşmıştım. Evin bir köşesine bırakılmış atılmış, polyesterden devasa erkek çorapları vardı. Kendi evinde yaşadığı bir duygunun temsili gibiydi. Leyla’nın objelerle ilişkisi, bir oyuncağın yere atılmış halinin resmi. Belki terkedilişinin ifadesi... Babasının evindeki bahçenin yapraklarını günlerce çizmesi... O evdeki varoluşunun resmini Rampa’daki sergisinde kurgulayışı çok etkileyiciydi. Gülçin Aksoy’un sergisinden de çok etkilenmiştim, Samsun’daki hayatı, kardeşlerinin hikâyesi...
                                                                                                                                                                                     Fulya Çetin
                                                                                                                                                                                   Leyla Gediz
                                                                                                                                                                                 Gülçin Aksoy
                                                                                                                                           Aliye Berger
Ayşegül: Aklımda’nın daveti için kaleme aldığın metinle işlerini nasıl bağdaştırıyorsun?
Sevil: Bazen adaya, Burgaz’a gidiyorum. Bir gün yürüyüş yaparken tepelerde bir yerde bir atla karşılaştım. Yeni ölmüş. Sadece boynu çürümüş, kafası, vücudu duruyordu. Sonra atın fotoğraflarını çektim. Bu atın nasıl çürüdüğüne tanık olabilir miyim, onun fotoğraflarını çekebilir miyim diye düşündüm. Bir beden nasıl çürüyor? Bunu yaparken onu bir sanat objesine dönüştürme fikrim yoktu. Sonra oluştu. Birkaç defa daha gittim. Sonra kemikleri toplamaya karar verdim. Nedenini bilmeden topladım sadece. Orada bırakmak istemedim. Çok gösterişli bir biçimde orada bir ceset yatıyordu. Gömülmemişti. Kimseye de ait değildi. Sokakta bulduğum alelade bir şeyi bile cebime atıyorsam, o kemikleri de orada bırakamazdım. O yüzden almak istedim. Mert (Öztekin) ve Deniz'le (Örnek) birlikte o atın kemiklerini topladık. Siyah çöp poşetleriyle Burgaz’da oturan arkadaşım Gökçe’nin bahçesine bıraktık. Gömmedik de... Kemiklerde henüz et vardı. Taşıdıktan sonra gidip yıkandık. Aradan zaman geçti ve bir süre sonra almam gerekti kemikleri. O cesedi aldım ve Deniz'le (Koloğlu) birlikte Moda’ya, evime taşıdık. Sonra onları küvete attım. O an pişman oldum. O gece benim için zor bir geceydi. Evde yalnızdım. Önlüğümü, eldivenlerimi takıp kemikleri temizlerken kendi kemiklerimi elimde tutuyormuşum hissine kapıldım. Aklımda onlarca fikir varken aksım kaymıştı. Birkaç gün kendime gelemedim. Onları temizledim. Mektuptaki her şey gerçek! Ertesi günü de çok eğlenceli bir albüm dinlemeye çalışarak geçirirken bu deneyimi paylaştığım Deniz’e bir mektup yazmaya koyuldum. Rahatlamak istiyordum. Beni bu kadar etkileyeceğini düşünmemiştim. O kemiklerle ne yapacağımı bilmiyordum, onlarla öyle sert bir gece geçirdikten sonra o yazının ortaya çıkışı beni çok rahatlattı ve o kemiklerin serginin bir parçası olmasını istedim. İyileşme üzerine konuştuk ya, o yazı ve Deniz’le kurduğum o diyalog beni iyileştirdi. O yazıyı yazdım, gözyaşı döktüm, müzik dinledim, sonra iyi oldum. 
                                                                                                                                            'Aklımda' sergisinden İlgen'in çektiği
                                                                                                                                                                                       Burgazada
Kahrımı çekenlere teşekkür ederim:
Elçin Acun, Emre Akçora, Özgül Arslan, Gökçe Deniz Balkan, Tuba Çakıroğlu, Nazım Hikmet Richard Dikbaş, Ozan Eras, Eda Gecikmez, Onur Girit, Erkin Gören, Gözde İlkin, Ahmet Doğu İpek, Deniz Koloğlu, Ayşegül Oğuz, Beksultan Oğuz, Deniz Örnek, Gümüş Özdeş, Erhan Özışıklı, Güçlü Öztekin, Mert Öztekin, Neriman Polat, Saadet Sorgunlu, Erinç Seymen, Işıl Şipal, Nihan Tahtaişleyen, Güneş Terkol, Alaattin Tunaboylu, Leman Tunaboylu